31 Ağustos 2022 Çarşamba

İlber Ortaylı ve 15. katta bavul mağazası fantezisi

Çin üzerine yazı yazmak, Çin uzmanı havasıyla bilmiş bilmiş konuşmak gibi bir hevesiniz varsa, hevesinizi ertelemeyin; çünkü işiniz sanıldığı kadar zor değil. Batı medyasında okuduğunuz, izlediğiniz dezenformasyon yayınlarından yaptığınız derlemenin üzerine siz de biraz bir şeyler eklediniz mi işlem tamamdır. (ara not: Batı medyası Çin hakkında haber vermeyi değil dezenformasyon yaymayı önceler. En sıradan haberi bile mutlaka eğip büker). Makaleniz-konuşmanız bugüne kadar yazılan-bilinen “Çin distopyası” anlatılarından biri olacağı için kimse yadırgamaz. Hatta aynı yöntemle, Çin üzerine konferans verebilir veya TV ekranlarında Çin uzmanı pozu bile kesebilirsiniz. Bu gruptakilere bir ibretlik örnek vermek istiyorum. Böylece meramımı daha anlaşılır biçimde anlatabilirim.

Yazının başlığını okuyunca muhtemelen aklınızdan “15. katta bavul mağazası (hatta herhangi bir mağaza) mı olur?” sorusu geçmiştir. Oluyormuş. Üstelik anlaşılan bina bir AVM de değil normal bir apartman. Memlekette allame-i cihan mertebesine layık görülen, bazılarına göre mürşit kabul edilen büyük âlim İlber Ortaylı hocaya göre “bal gibi de oluyor”muş.

Sanırım bir konferans veya bir TV programı gibi bir şey olmalı, (https://www.youtube.com/watch?v=D3ULF56YhFk&ab_channel=BilimNeDiyor) , İlber Ortaylı hoca konuşmasının bir yerinde lafı Çin’e getirdi. Programda sadece hocanın Çin hakkında (olmayan) derin bilgisini dinlemekle kalmazsınız, bonus olarak yanında bir de sunucu var. Sunucunun Mao döneminde köylülerin açlıktan toprak yediklerinden bahsetmesi ve yanlış hatırlamıyorsam bu yüzden öldürüldüklerini söylemesi gibi saçmalıklara katlanmak için Çin konusunda en az sunucu kadar bir cehalete sahip olmak şart. Belli ki Çin’in iklim koşulları nedeniyle tarihinde beklide yüzlerce kez yaşadığı ağır kıtlık koşullarından haberi bile yok. Devrimden sonra, Kuzey’de kıtlığa neden olan sulama sorununu çözmek için insan gücüyle açılan sulama kanallarını, Güney’de ise sellere karşı arazinin teraslanması çalışmalarını duymamış bile. Bir yalancı kaynaktan okuduğunu-duyduğunu o da orada satmaya çalışıyor, hocanın bilgisizliğine o da kendi bilgisizliği ölçüsünde katkı yapıyor. Ne de olsa, salonda “Siz ne saçmalıyorsunuz” diyebilecek kadar Çin tarihini bilen, Çin kültürünü tanıyan ve bugünkü Çin’i anlayabilen kimse yok. 

Saçmalayan veya Çin cahili olan sadece sunucu olsa üstünde durmaya değmez deyip geçebilirdik. Oysa az sonra aktaracağım örnekte görüleceği gibi, hoca da saçmalıyor ve Çin konusunda gerçek bir cehalet sergiliyor. İlber hoca, “15. katta bavul satıyorlar. 15. katta bavul mağazası mı olur? Amerika’da adam cadde üstünde satıyor, mağaza cadde üzerinde. Bunu değil falanca modeli veya başka modeli istiyorum diyorsun, kız 15 katı tıkır tıkır inip aşağıdan o modeli alıyor ve o 15 katı tekrar tırmanıp sana getiriyor. Çünkü asansörü kullanamıyor. Asansör sana bana serbest ama ona yasak. Köle için koşulları bile hazırlayamamışlar” diyor. 

Hoca, 15 katta bavul satan mağazayı nerede gördünüz ve gözden bu kadar uzak, yerden bu kadar yüksek bir mağazaya nasıl rast geldiniz? Yol üstünde yüzlerce mağaza varken ne diye 15. kattakini tercih ettiniz? Biz düzayak pazarlarda ve AVM’lerdeki bir mağazayı bulmakta zorlanırken sizin 15. katta bir mağaza bulmanız hakikaten takdire şayan bir hadise. Ayrıca, Çin’in o şahane ve bazısı çok büyük, bazıları sektöre göre uzmanlaşmış pazarları-mağazalarla dolu alanları ve AVM’leri varken hangi ahmak bir apartmanın 15. katında mağaza açar? Belli ki bu sizin kişisel deneyiminiz değil. Bir yerde izlediğiniz veya duyduğunuz bir martavalı orada tekrar ettiniz.

Size işin doğrusunu anlatayım (ayrıca, bavul sektörünü iyi bilirim. Bu sektörde iş yapan Çinli tanıdıklarım var): O 15. kattaki firma bir perakende bavul mağazası değil; çok büyük olasılıkla bavul sektöründe çalışan bir dış ticaret firması veya küçük bir olasılıkla şehrin ücra bir köşesinde kiraladığı bir binada faaliyet gösteren bir toptancı. Zira hiçbir Çinli 15. katta perakende mağazası açacak kadar ahmak değil.

Çin’de çok yaygın bir alışkanlık hatta bir kural vardır: Bir firma üretir yüz firma yurtdışına satar. O dış ticaret firmaları -ki çoğu 3-5 kişinin çalıştığı küçük işletmelerdir- üreticilerle kontrat esaslı çalışırlar. Bazıları bu üreticilere kendilerine ait modeller ürettirirler. Bu kadar çok sayıda dış ticaret firması Çin yönetiminin “refahın tabana yayılması” politikası uyarınca desteklediği bir girişimcilik türüdür. Çin ihracatının büyük bir kısmı bu firmalar üzerinden yapılır.

“Asansör size bize serbest ama o çalışan kıza yasak” lafınıza gelince, Çin’deki iş merkezlerinde, apartmanlarda-binalarda asansörü sadece küçük çocukların tek başına kullanmaları yasaktır. Ayrıca, asansör kullanmak hiçbir yerde paralı değildir. Kirasını ve aidatını ödedikleri binadaki asansörü kullanmak haklarıdır. 15 katı tıkır tıkır inip çıktığını söylediğiniz o kız muhtemelen bir-iki kat aşağıdaki depoya veya diğer ofislerine gidip geliyordur. 1-2 kat inip çıkmak için 15-25 katlı bir binada beklide 5-10 dakika asansör beklemek ayağına hızlı Çinliler için hiç akılcı bir davranış değildir. 

İlber hocanın anlattıkları ne kadar tanıdık bir distopya anlatısı değil mi? Batı medyasında bunun gibi binlerce distopya anlatısı okuyabilir veya izleyebilirsiniz, bu da işte onlardan biri.

Hoca, yaptığınızın ne olduğunu lafı hiç eğip bükmeden ve hiç ağzınızdan düşürmediğiniz şu ifadeyi kullanarak hatırlatayım: Bunlar çok ayıp şeyler.

İlber hoca, memlekette allame-i cihan muamelesi gördüğü, galiba kendisi de bu havaya girdiği ve bir de çevresinde “hoca, bilmediğin konularda konuşup saçmalama” diyen birileri olmadığı için hakkında çok az şey bildiği (Çin gibi) bir konuda bile (saçmalamak pahasına) konuşmakta bir beis görmüyor. Uzatılan her mikrofona söyleyecek sözleri, sorulan her soruya mutlaka bir cevabı var. Hem de ne açıklama, ne cevap. Hoca lafın sonuna geldiğinde, siz başını çoktan unutmuş oluyorsunuz.

Hoca, “Bu ne hadsizlik, sen kim oluyorsun da bu lafları ediyorsun, bu lafları etme cüretini nereden buluyorsun?” diye düşünebilirsiniz. İkinci uzmanlık alanım Çin tarihidir (Doktora çalışması devam ediyor). 20 yıldan uzun bir zamandır Çin’de yaşıyorum. Çok iyi düzeyde Çince bilirim. Yani Çin tarihi ve Çin kültürü konusunda size birkaç tur bindirebilirim.

24 Ağustos 2022 Çarşamba

Ukrayna’dan Tayvan’a “Yeni Dünya Düzeni” 3: Barışçıl yeniden birleşme

1972’de, Nixon'ın Çin ziyareti sırasında, Çin-ABD arasında imzalanan “Şanghay Bildirisi” Tayvan sorununu iki ülke arasında ciddi bir gerilim konusu olmaktan çıkardı. Bu arada, bir önceki yazıda bahsedildiği gibi, ABD, 1979’da Çin Halk Cumhuriyetini (ÇHC) resmen tanıdı ve diplomatik ilişki kurdu. ABD’nin Çin ile kurduğu bu ilişki bugün ile karşılaştırıldığında oldukça ılımlı bir ilişkiydi. Çünkü ABD şu üç varsayımla hareket ediyordu:

(1)   Zaman içinde Çin, çıkarının Amerika ile yakın ilişkiler kurmak olduğunu anlayacak;

(2)    Bunun sonucu olarak, Rusya’ya karşı ABD ile az-çok ortak veya benzer bir politika izleyecek;

(3)    ABD, zaman içinde Çin’i kontrol edebilecekti.

ABD’nin Çin hakkındaki bu hayalleri, 90’lı yıllardan başlayarak ÇKP içine elini uzatma girişimleri ve demokrasi güçlerini-demokratları destekleme adı altında bir Amerikancı muhalefet ve kamuoyu yaratma çabalarıyla yaklaşık 10 yıl öncesine kadar devam etti; fakat sonuç ABD açısından hayal kırıklığı oldu. 2000’li yılların başlarında, Çin, ABD hegemonyasını tehdit eden ciddi bir ekonomik, bilimsel, teknolojik ve askeri güç olarak ortaya çıkmaya başladı. ABD açısından ise filmin koptuğu ve Çin’i artık bir düşman veya (diplomasi diliyle) “baş edilmesi gereken bir zorlu rakip” olarak görmeye başladığı dönem oldu.

Çin’in çökeceğini müjdeleyen kâhin

2000’li yılların başlarında Hong Kong (HK)’da yarı Çinli (baba tarafından Çinli) bir Amerikalı “kâhin” dolaşıyordu. Avukattı, gazeteciydi, yazardı. HK, Tayvan ve Çin’de bazı Amerikan firmalarının avukatlığını yapıyordu, bazı Amerikan gazete ve dergilerinde Çin üzerine yazılar yazıyordu. Asıl ününü ise 2001’de ABD’de basılan “The Coming Collapse of China (Çin’in Beklenen Çöküşü)” adlı kitabına borçluydu. Gordon Guthrie Chang isimli bu “kâhin”, kitabında Çin’in 2011 yılında çökeceğini yazıyordu. Özetle “Bankacılık sistemi, kamu işletmeleri, tarım sektöründe büyük sorunlar var. ÇKP, bu sorunları çözemeyecek ve Çin, 2011’de çökecek” diyordu. 2011 yılı içindeyken kehanetini 2012 olarak güncelledi. Üstelik bu güncelleme yazısı ABD’nin popüler dış politika dergilerinden olan “Foreign Policy” de yayımlandı. O gün geldiğinde, Çin, bırakın çökmeyi, hem içeride hem dışarıda daha da güçlenmişti. Artık CIA ile bağlantılı olduğunu bildiğimiz bu kâhinin bütün kehanetleri fos çıkmıştı.

Son günlerde, Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyareti (yani ABD kışkırtması) ve Çin’in Tayvan boğazı çevresinde yaptığı büyük askeri tatbikata bakarak, Çin’in çok yakında Tayvan’a kesinlikle saldıracağından bahseden ve bu konuda garanti veren Çin cahili çokbilmiş kâhinler türedi. Bu Çin cahili falcıların kehanetine güvenip bahis falan oynamayın, paranıza yazık olur… 

Gordon G. Chang’ın dile getirdiği bu CIA kehanetlerine HK’da inanan yöneticiler çıkmadı; ama Tayvan’da inananlar, en azından büyük ilgiyle karşılayanlar çıktı. Üstelik bunlar zamanın başbakanı ve bazı hükümet yetkilileriydi. Bu kâhinle birkaç kez görüştüler. Tayvan’daki sağcı-milliyetçi hükümetler, bu kâhinin ilettiği Amerikan mesajını almış olmalılar ki, 1972’den beri yatışmış olan ayrılıkçılık ateşi tekrar o günlerde harlandı. O gün bu gündür, Tayvan’da yönetime gelenler ABD’den daha Amerikancı, ayrılıkçı sağcılara dönüşür oldular. 

Çözüme gid(emey)en yol: 1992 Konsensüsü

2 Ocak 2019'da Şi Cinping, HK’un Çin’e devrinin 40. yıldönümünde yaptığı konuşmada Tayvan halkına da seslendi ve Tayvan sorununun siyasi çözümünün “tek ülke, iki sistem” olan Hong Kong ve Macao'da kullanılan formül olacağını söyledi. Tayvan'ın bağımsızlığına şiddetle karşı çıkan uzun bir konuşma yaptı ve “1992 Mutabakatı”na bağlılık çağrısında bulundu. Çin’in soruna bakışı kısaca “Tayvan, bütün tarihi boyunca Çin anakarasının bir parçasıydı. Bugün de tek ülke-iki sistem temelinde Çin’e bağlı bir özerk bölge statüsündedir. Bağımsızlık-ayrılıkçılık yanlısı yönetimlerin kışkırtma ve çabaları sonuç vermeyecek ve Tayvan tekrar anakarayla birleşecektir” şeklinde özetlenebilir. 

Çin’in Tayvan İşleri Ofisi tarafından 10 Ağustos 2022’de yayınlanan ve “Bir Ülke, İki Sistem sonunda Tayvanlı vatandaşlar tarafından anlaşılacak ve tanınacaktır” diye biten “Tayvan Sorunu ve Çin'in Yeni Dönemde Yeniden Birleşmesi" başlıklı “White Paper” (Resmi Belge-neden “Beyaz Defter” diye çevrilir, anlamıyorum) Şi Cinping’in yukarıdaki paragrafta geçen sözlerinin daha güçlü ve kararlılıkla vurgulanmasından fazla bir anlam taşımıyor. O yüzden, ayrıca üstünde durmaya da gerek yok. 

Şi Cinping’in yukarıdaki konuşmasında andığı “1992 mutabakatı” 1992’de ÇHC ve Tayvan yetkilileri ararsında HK’da yapılan bir toplantıda üzerinde görüş birliğine vardıkları ‘tek Çin, iki sistem’i esas alan bir çözüm. Yani Çin, Tayvan’ın bu mutabakatla ÇHC’yi tanıdığını, bahsedilen tek Çin’in ise ÇHC olduğunu ileri sürüyor. Oysa Tayvan Başkanı Tsai Ing-wen, Şi’nin yukarıda alıntıladığım konuşmasına "Pekin yetkililerinin bahsettiği ‘1992 Mutabakatı’nı hiçbir zaman kabul etmedik” diye karşılık verdi. Amerikalı sahipleri izin verene kadar ret etmeye devam edecektir. Çünkü amaç sorunu çözmek değil Tayvan sorununu kaşınacak bir açık yara, Çin’e karşı bir provokasyon malzemesi olarak tutmak. 

“Çin Araştırma Enstitüsü” dekanı Prof. Zhang Weiwei’ye göre, “Çin'in hızlı yükselişiyle karşı karşıya kalan ABD, biraz bunalmış durumda. Çin’in yükselişini durdurabilmek için “ticaret savaşı”, “teknoloji savaşı” başlattı ve "Hong Kong kartı", "Şincan-Uygur kartı", "Covid-19’un kaynağı kartı" vb. oynadı. Ancak hiçbiri işe yaramadı. Tayvan, ABD'nin elinde kalan tek ve son kart. ABD, Çin'i kontrol altına almak ve tüketmek için bu kartı hala kullanabileceğini düşünüyor.” 

“Kritik bir adım atmakta kararlıyım” ya da Çin’in askeri çözümü

Yukarıda tırnak içinde verdiğim sözler hâlihazırdaki Tayvan Başkanı, Tsai Ing-Wen’e ait. Geçen yılın başlarında Amerikalı bir üst düzey yetkiliyle yaptığı görüşmede sarf etmiş. Bu sözler, ağzının pek sıkı olmadığından artık emin olduğum (cadı kazanı) diplomasi kulislerinden Çin yetkililerine sızmış ve oradan da benim kulağıma kadar geldi. O “kritik adım”ın ne olduğunu aslında herkes biliyor: Tayvan’ın bağımsızlık ilanı. Bu sözleri ister hamisi ABD’nin gönlünü hoş etmek ve daha fazla destek almak için ister gerçekten böyle bir niyeti olduğu için söylemiş olsun, Çin, her ikisini de ciddi tehdit olarak görecektir. 

Nitekim Prof. Weiwei, 2021 Mayıs ayında kendisiyle yapılan bir görüşmede, “Tasi Ing-Wen, bu riski almaya cesaret ederse, ÇHC bu durumun gereğini yerine getirmeli ve bu nedenle yaşayacağımız acılara katlanmalıyız. Bu durumda, Tayvan sorununu bir süre bazı acılara katlanarak stratejik ve tek hamlede çözmek daha iyidir” dedi. Diplomasi dilinin esnekliğini kullanarak söylenmiş bu muğlâk sözler aslında tefsire gerek bırakmayacak kadar açık: Tayvan yönetimi ayrılık-bağımsızlık ilan etmeye kalkarsa, bunu fırsat kabul etmeli ve bu girişimi karşılaşacağımız bazı sorunlara aldırmaksızın (askeri yolla) ezmeli ve sorunu kökten çözmeliyiz. 

Prof. Weiwei, askeri çözümün sadece Tayvan’ın bağımsızlık-ayrılık ilan etmesi durumda düşünülmesi gerektiğini söylerken, özellikle medyada “Neden bu kadar uğraşıp duruyoruz. Sokalım orduyu Tayvan’a ve birkaç günde sorunu kökten çözelim” diye düşünen şahinler de var. Fakat bunlar ağırlığı olan, ÇKP aklını temsil eden kişiler değil. Bu zevat aynı şeyleri 2019-2020’de HK’ta yaşanan olaylar sırasında da söylemişti. Bunlar ellerinde çekiç olduğu için her sorunu çivi gören “sert adamlar”, “keskin milliyetçiler”. 

Olası bir askeri müdahalede Çin ordusu (Çin Halk Kurtuluş Ordusu olarak anılır) birkaç gün içinde Tayvan ordusunu da ayrılıkçıları da ezer geçer ve ABD’nin sürekli kaşıdığı bu sorunu ortadan kaldırır. Fakat ÇKP ileri gelenleri bunun Tayvan halkının gururunu kıracağını, kırgınlık yaratacağını, Çin’i halk gözünde işgalci durumuna düşüreceğini ve bu yüzden gerçek bir çözüm olmayacağını düşünüyorlar. Kol bükerek, diz çöktürerek sorun çözmek ÇKP açısından makbul bir çözüm yolu değildir. Bu tarz bir çözüm, ülkelerin-insanların onurunu çiğner, gururu kırar ve onarılması çok zor yaralar açar. 

Diğer taraftan, ÇKP’ye göre, “mevcut konjonktürde askeri çözüm yolunu seçmek Amerika’nın oyununa gelmek olur.” Bu da, uluslararası alanda uzun yıllar baş ağrıtacak, içinden çıkılması zor bir sorun demek. Son bir aydır Amerikan yönetiminin tırmandırdığı kışkırtma ABD’nin Çin’i Rusya ile aynı çuvala atamamış olmasından duyduğu sıkıntı ve sıkışmışlıktan kaynaklanıyor. “Ukrayna’dan Tayvan’a Yeni Dünya Düzeni 1” başlıklı yazımda bu konuya değinmiştim. O yüzden burada tekrar etmeyeceğim.

Çin yönetimi ABD’den gelecek çeşitli güç gösterileri, kuşatma-yalnızlaştırma girişimleri, kışkırtmalara karşı uzun zamandır hazırlıklı. 25.04.2021 tarihinde BirGün’de yayınlanan “Bıçak sırtındaki ABD-Çin ilişkileri” başlıklı yazımda Çin’in bu farkındalığından söz etmiş ve stratejisini ÇKP kaynaklarından alıntı yaparak şöyle özetlemiştim: “Çin, vahşi bir rekabet söz konusu olsa bile, Çin-ABD ilişkilerini istikrarlı bir çerçeveye kavuşturmak için çabalamalıdır. ABD’ye karşı mücadelenin tek bir hamleyle sona ermesini bekleyemeyiz. Durumu ancak artan gücümüzü biriktirerek istikrarlı hale getirebilir ve sonunda durumu tersine çevirebiliriz. Bu zor bir süreç olacaktır. Anlık tatmin aramaktansa zorluklara dayanıklı olmalıyız. Çin ve ABD bu oyunu ne kadar uzun süre oynarsa, ABD’nin dayanma olasılığı o kadar azalacaktır.” Bu paragrafta özetlenen ÇKP stratejisini Tayvan sorununa şöyle bağlayabiliriz: ABD’nin gücünün iyice zayıfladığı gün Tayvan sorununun da çözüleceği gün olacaktır. 

Çin askeri yolla çözümü sadece bir ayrılık-bağımsızlık ilanı/girişimi durumunda kullanmayı düşünebilir. Böyle bir provokatif girişim olmadığı sürece “Barışçıl Birleşme” çözüm yolunu izlemekte ısrarcı olacaktır. Çin devlet aklının (ÇKP) sabrı ve hiç umulmadık durumdan bir uzlaşma veya müzakere noktası çıkarma becerisi gerçekten takdire şayandır. Yeter ki işler savaşın kaçınılmaz olduğu bir sürece evrilmesin.

Bu konuda son bir not olarak şunu da eklemeliyim: ÇKP müktesebatında, batı kapitalizminin dezenformasyon kaynaklarının yaydığı yalanın aksine, halkı düşman görmek ve kendi halkıyla savaşmak yoktur. Çin ülkesinin bir parçası olarak gördüğü Tayvan (halkı) da Çin için düşman kategorisinde değildir. Düşman, işbirlikçi, hain gibi ağır ifadeler son derece dikkatli ve ancak çok sınırlı sayıda kişi için kullanılır. ÇKP, kendini Çin halkının temsilcisi sayar ve ona hizmet etmek, refah ve güvenliğini sağlamakla görevli kabul eder. Bunlar kulağa hoş gelen laflar gibi görünse de, ÇKP için anlamı ve değeri olan ilkelerdir. Yazılarımı okuyanlar ÇKP ruhundaki komünist müktesebat hafife alınmamalıdır dediğimi hatırlayacaklardır.

Çin’in “barışçıl yeniden birleşme” çözümü

Peki, ÇKP’nin “barışçıl yeniden birleşme” çözümü-stratejisi ne anlama geliyor? Bu konuyu, anlaşılmayı kolaylaştırmak açısından birkaç başlık halinde özetlemek istiyorum. 

1. Tek halk olma bilinci: Öncelikle, Çin yönetimi, anakara ve Tayvan’ın birleşmesi derken, sadece iki kara parçasının siyasi birleşmesinden söz etmiyor. Çin halkının birleşmesinden, birlik-bütünlüğünden yani tek halk olma bilincinden bahsediyor. Dolayısıyla, yeniden birleşmenin yolu kendi halkıyla kavga-gürültü veya savaş değil.

2. İçeriden dönüşüm: ÇKP, Çin’in de desteği ve kolaylaştırıcılığıyla, Tayvan’da içeriden bir dönüşümün gerçek çözüm olacağına inanıyor. Bu dönüşüm, Tayvan halkının “Çin ile yeniden birleşmenin başta ekonomi, toplumsal refah olmak üzere birçok açıdan Tayvan’ın çıkarına olduğuna inanmaları, bu gerçeği kabul etmeleri ve Çin’e güvenmeleri” anlamına geliyor. Burası, birleşme konusunda daha ileri adımların atılacağı nokta.

3. Ayrılıkçıların ayrıştırılması: Bu politika bağımsızlıkçı-ayrılıkçıları Tayvan halkından ayrıştırarak yalnızlaştırmayı ve zayıflatmayı amaçlıyor -ki Çin yönetimi ayrılıkçılarla baş etmek konusunda HK’da epeyce deneyim kazandı. Bu kişiler Tayvan yöneticileri de olabilirler, iş insanları da, akademisyen vs de. Örneğin geçen yıl, Çin Devlet Konseyi Tayvan İşleri Ofisi, Su Zhenchang (Tayvan Başbakanı), You Xikun (Milletvekili) ve Wu Zhaoxie (Tayvan Dışişleri Bakanı) gibi bağımsızlık yanlılarına karşı yaptırım uygulamaya başladı ve bu insanların ve ailelerinin anakaraya girmesini yasakladı.

4. Ekonomik ilişkiler-çıkarların birleştiriciliği: Tayvan’ın milli gelirinin yüzde 80’inine yakınını Çin’de yerleşik/üretim yapan Tayvan firmalarının Çin pazarındaki satışları ve dünyaya yaptıkları ihracat geliri oluşturuyor. Yani Tayvan’ın kişi başına 40 bin dolara yakın milli gelirinin büyük kısmı Çin’de yerleşik Tayvan firmalarından geliyor. Çin hükümetinin sağladığı avantajlar ve Çin pazarının büyüklüğünün cezp ediciliği nedeniyle gittikçe daha fazla sayıda Tayvan firması Çin’e yerleşiyor. Daha ilginç olan ise, Çin yönetiminin sunduğu özel avantajlar nedeniyle, giderek artan sayıda genç Tayvanlı yatırım yapmak için Çin’i tercih ediyor.

Ayrılıkçı Tayvan hükümetini destekleyen, finanse eden firmaların Çin’de yatırım yapmalarına veya Çin ile ticari ilişkiler kurmalarına izin verilmiyor. Son günlerde ithalatı yasaklanan ürünler işte bu tür Tayvan firmaların malları. 1.4 milyar nüfusa sahip burnunun dibindeki bir büyük pazardan yoksun kalmak bir firma için ciddi kayıp ve büyük bir ceza. 

40 bin dolar gibi büyük bir milli gelir Tayvan’ın bir refah ülkesi olduğu anlamına gelmiyor. İşsizlik artıyor ve Çin’de çalışan Tayvanlı sayısı giderek yükseliyor. Çin’de insanların geliri yükselirken Tayvan’da düşüyor. Bu büyük milli gelire rağmen Tayvan eskiyen altyapısını yenileyemiyor veya yenilemekte zorlanıyor. Çünkü o dudak uçuklatan milli gelir Amerikan silah tekellerine akıyor.

Sonuç yerine

ABD emperyalizmi iki sorunu (Ukrayna ve Tayvan) yaratmak ve kaşımak konusunda neredeyse aynı stratejiyi izlese de, Rusya ve Çin’in sorunu ele alma ve çözüm üretme yöntemleri arasında büyük farklılıklar var. Çin, Rusya’dan farklı olarak, dünyanın her bölgesiyle ciddi düzeyde ticari ilişkileri olan çok büyük bir ekonomik güç. Bu derin ve güçlü ekonomik ilişkiler ve Çin’in kendi tanımıyla “Sorumlu ve barışçıl bir dünya gücü olmanın yüklediği sorumluluk” Çin’in farklı bir sorun çözme yöntemi benimsemesini zorunlu kılıyor.

10 Ağustos 2022 Çarşamba

Trump’ın güzel evi ve kenarda ısınan Pompeo

18 Mart 2022 tarihli “Ukrayna’dan Tayvan’a Yeni Dünya Düzeni 1” başlıklı yazımda, o günlerde Tayvan’ı ziyaret eden Mike Pompeo’dan bahsetmiş ve onun hakkında şunları yazmıştım: “Bu yeminli anti-komünist ve azılı Çin düşmanı muhtemelen gelecek seçimlerde Cumhuriyetçilerin Başkan adayı olacak. Başkan seçilmesi ise büyük olasılık. Zira Biden yönetimi, demokratlar, tarihlerindeki en ağır hezimete uğrayacaklar gibi görünüyor. Çöküşe giden ABD hegemonyasını gerileme-zayıflamanın nedeni olan politikalarla restore etmeye kalkışmak Biden yönetimi açısından tam bir ahmaklık örneği. Sonraki Başkanlık seçimlerinde Trump, kendisi aday olmak istese bile, Amerikan müesses nizamının onun adaylığını engelleyip yerine Pompeo’yu oyuna süreceğini düşünüyorum. Trump, dangalağın biriydi, sağlıksız bir akla sahipti, tutarsızdı, güven duyulamayan biriydi. Gerçekte siyasi olarak tam faşistti, hem de en döküntüsünden. Dolayısıyla, böyle dangalak bir döküntünün tekrar aday (veya Başkan) olması Amerikan müesses nizamı açısından pek kabul edilebilir görünmüyor.”

Sonunda ABD müesses nizamı harekete geçti. Dün (09 Ağustos 2022) Trump’ın “güzel evinin” FBI tarafından basılması, evinden koliler dolusu basılı evrak alması ve şirketleri hakkındaki soruşturmalar Trump’ı saf dışı etme girişiminden başka bir şey değil.

Trump, içeriden ülkeyi terörize edip duruyor. Başkan seçilemese bile, seçime kadar yapacağı seçim çalışmaları iç barışı zaten bıçak sırtında olan ülkeyi iyice kamplaştırabilir ve kamplar arasında düşmanlık ateşini yakabilir. Bu ateş bir kere harlandıktan sonra hızla büyür. Bu da ülkenin içeriden yıkımı demek. Trump, dört yıllık başkanlığı döneminde bu yıkımın taşlarını döşedi. Başka bir ifadeyle, ülkeyi bir arada tutan taşları yerinden oynattı. Ulus bilincine saldırdı ve kendi ilkel, cahil, döküntü, faşist tabanı dışında kalanları Amerikan ulusundan saymadı, hatta onları hedef gösterdi ve aşağıladı, dışladı. Amerikalılar ve Amerikalı olmayı hak edenler sadece kendi seçmen tabanıydı. 

Trump neden umut oldu

Neo-liberalizm son 20 yıldır krizde ve bu kriz giderek ağırlaşıyor. Kapitalizm henüz krizden çıkışın reçetesini bulabilmiş değil. Neo-liberalizm çökerken liberal-temsili demokrasiyi de beraberinde götürüyormuş gibi duruyor. Ekonomi politikalarının yarattığı yoksulluk ve çaresizliğe duyulan öfke bu politikaların uygulama aracı ve haliyle sorumlusu da olan liberal demokrasiye yöneliyor. İnsanlar sorunlarına çözüm üretemediğini gördükleri ve kendilerini temsil etmediğine inandıkları liberal-temsili demokrasiye büyük tepki duyuyorlar..

Özellikle son 10 yıldır, toplumlar yalpalayarak, yanlış hedefe yönelerek de olsa neo-liberal sistemin yarattığı yıkımdan bir çıkış yolu arayışındalar. Bu aslında sisteme dönük bir öfke hali ve bu öfke bazen, özellikle solun zayıf olduğu yerlerde, kurtarıcı olarak bir yanlış hedefe de yönelebiliyor. Sistemi sarsacağına, taşları yerinden oynatacağına inandıkları Trump (ve Trumpgiller gibi) siyasi figürlere yönelmeye başlamalarının nedeni işte bu çıkış arayışı. ABD, neo-liberal kapitalizmin en vahşi olarak uygulandığı ülke. Dolayısıyla sonuçları da daha yakıcı. Trump, işte bu nedenle yani kendilerini yoksulluğa, sefalete mahkûm eden elitlerin (neo-liberal) sistemini sarsacak “güçlü adam” yanılsamasıyla seçilmişti. Biden’ın yarattığı hayal kırıklığının Trump’ın oluşturduğu bu yanılsamayı yeniden umut haline getirme tehlikesi ufukta görünüyor.

ABD müesses nizamının hamlesi

Peki, Trump, sonraki seçimi kazanabilir mi? Böyle bir tehlike var mı ki Amerikan müesses nizamı harekete geçti? Normal koşullarda Trump’ın bırakın tekrar kazanmasını, Cumhuriyetçi Parti tarafından adaylığının bile kabul edilmemesi beklenirdi. Fakat durum hiç de öyle görünmüyor. Tam aksine, kamuoyu yoklamaları Trump’ın tekrar umut olmaya doğru gitmeye başladığını söylüyor. Bunda rol oynayan faktör tabii ki Trump’ın yetenekleri veya dehası değil. Asıl faktör, bir umut olarak oy verilen, Başkan seçilen Biden’ın hem içeride hem de dışarıda yarattığı büyük hayal kırıklığı. Bu haliyle Biden, Trump’ın kötü, hatta daha akılsız, bir kopyasından başka bir şey değil. Trump’a göre (bile) daha akılsız çünkü Trump’ın pek itibar etmediği “neo-con”ların saldırgan askeri dış politikasına sarıldı. Oysa Biden’ı umut olarak gören ve oy verenler ABD’nin dış politikada “Demokrasi, insan hakları, özgürlükler, hukuk” gibi kavramları (ve uygulamalar) merkeze alan, önceleyen ve bu çerçevede giderek büyüyen, daha da yakınlaşan ve sağlamlaşan ilişkiler geliştiren bir yumuşak ve saygın güç olmasını umuyorlardı. Sadece Amerikalılar değil dünyada birçok çevre de ABD dış politikasında böyle bir değişim umuyordu. Çünkü giderek zayıflayan ABD hegemonyasındaki aşınmayı durdurabilecek ve belki de kısmen de olsa toparlayabilecek politika buydu. Oysa Biden, Amerikan hegemonyasının gerilemesinden sorumlu olan neo-con dış politikayı izleyerek çöküşe giden hegemonyayı restore etmeye çalışıyor. 

Sözün kısası, Biden’ın her anlamdaki beceriksizliği (içeride ekonominin kötü durumu ve enflasyon, dışarıda Rusya ve Çin’i düşmanlaştıran askeri dış politikanın zaten kötü durumdaki ekonomiye bindirdiği yük), Trump’ı (ve vaatlerini) tekrar umut olarak ortaya çıkarmaya başlamıştı ki, ABD müesses nizamı tehlikeyi saf dışı etmek için harekete geçti. Başta da söylediğim gibi, Trump’a Başkanlık yolu kapanacak ama Pompeo kenarda ısınıyor…

3 Temmuz 2022 Pazar

Filipinler’de umutsuzluk ve tükenmişliğin zaferi: Oğul Ferdinand Marcos

09 Ekim 2021’de BirGün gazetesinde “Trumpgil Duterte’nin tasfiyesi” başlıklı bir yazı yazdım. O günlerde, ortalıkta Filipinler devrik diktatörü Ferdinand Marcos’un oğlu Ferdinand Marcos (yine bir Ferdinand) Başkanlık seçiminde aday olacağı ve mevcut Başkan Duterte’nin de Marcos’u destekleyeceğine dair bazı söylentiler dolaşıyordu. Oğul Marcos’un aday olacağına, aday olsa bile seçilebileceğine pek ihtimal vermemiştim. Çünkü (1) daha önce (Duterte’nin) Başkan yardımcılığı için aday olmuş fakat bozguna uğramıştı. Daha önceleri, annesi İmelda da Başkan adayı olmuş ve kötü şöhretinin bedeli olarak ağır bozgun yaşamıştı. (2) Diğer adaylar-rakipleri karşısında şansının olacağına ihtimal vermiyordum. Fakat gerçek şu ki; düzen muhalefetinin Marcos’u zorlayacak bir aday çıkardığını söylemek imkânsız. Gerçi böyle bir aday çıkarabilseler bile halka ne söyleyebilirdi, her zamanki vaatler ve boş umutlar dışında. Peki ya toplum artık vaat edilen o umutla ilgilenmiyorsa...

Yazıyı okuyanların aklına “Peki, Duterte kendisi aday olmak yerine neden oğul Marcos’u desteklemeyi seçti?” sorusu gelebilir. Nedeni şu: Filipinler anayasasında, yeni diktatör Marcosların türemesini önlemek amacıyla, 1987’de yapılan değişiklikle Başkan’ın sadece bir defalığına seçilmesi şartı getirildi. Neden oğul Marcos’u desteklediğinin cevabı ise, Duterte’nin devrik diktatör Marcos’un hayranı olmasında gizli. Bu desteği karşılığında kızı (Sara) da oğul Marcos’un (Başkan) yardımcısı seçildi. Duterte’nin Marcos hayranlığı o kadar ileri derecede ki, Marcos’un cenazesi yıllar sonra ancak onun döneminde Filipinlere getirilebildi. Üstelik cenaze “Kahramanlar Tepesi”ne gömüldü. O güne kadarki başkanlar cenazenin Filipinlere getirilmesini ret etmişlerdi. 

Marcos’un seçim kampanyası stratejisi

Filipinler ile ilgilenen birçok insan (oğul) Marcos’un altan alta 6 yıldır Başkanlık seçimine hazırlandığı gerçeğini benim gibi gözden kaçırdı. Bu süre içinde bütün ayrıntılar düşünüldüğü için kampanyaya çok hazırlıklı başladı. Bongbong, kampanya sürecinde baba Marcos ve aile geçmişi hakkında sıkıştırılacağını bildiği için hiçbir TV programına katılmadı, sorgulanabileceği programlardan ve röportajlardan özenle kaçındı. Bütün kampanyası devasa bir trol ağı eşliğinde sosyal medya platformları üzerinden devam etti.

Bu kampanya, yaşı gereği baba Marcos ve dönemi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeyen seçmenleri (kabaca seçmenlerin yarısı) hedefliyordu. Bu seçmenler diktatör Marcos sıkıyönetim ilan ettiğini ve insan hakları ihlallerine, yolsuzluklara ve büyük bir ekonomik çöküşe, yoksulluğa neden olduğunu hatırlamıyorlar. Diktatör Marcos dönemi okullarda çok az ve yüzeysel okutulduğu için bu konuda çok az şey biliyorlar. Her kırık-dökük bilgi gibi, bu bilgileri de manipülasyona müsaitti ve baştan aşağıya yalanla bezemiş bir propaganda ve dezenformasyon kampanyası ile ustaca maniple edildiler.

Oğul Marcos'un destekçilerinin çoğunluğunu diktatör Marcos döneminde henüz doğmamış olan 30 yaşın altındaki seçmenler oluşturuyordu. Aslında kampanya ekibi ta en başta bu seçmen grubunu hedeflemişti. Oğul Marcos (aslında kampanya ekibi), bu destekçilerle nerede buluşabileceğini iyi biliyordu: Büyük paralar döktüğü kampanya ekibi (ki içlerinde Trump’ın kampanya ekibinden birileri de var), hem Filipinler'de hem de yurtdışında sosyal medya platformlarında, özellikle TikTok, Youtube ve Facebook'ta milyonlarca kullanıcıyla etkileşim kurdu. Ortaya 2-3 milyonla ifade edilen büyük bir etkileşim ağı çıktı. 

Kampanyası, hedeflenen seçmen kuşağının özelliklerine uygun olarak (Z kuşağı sadece Türkiye’de değil, her yerde) politik içerik konusunda son derece “light” ve sıradandı. Filipinlilerin sorunlarına somut çözümler getirmek için çok az şey önerdi. İnsanlar Bongbong’un düzenlediği mitinglerden alınmış kareler eşliğinde akan videolarda bolca şarkı dinlediler. Bu kliplerde uzun konuşmalar yoktu, hatta konuşma bile yoktu sayılır. Bazen Marcos’un ağzından “Birlikte yeniden yükseleceğiz” veya “Marcos’a oy verin, ülkeyi birleştirelim” gibi sloganlar tekrar edilip durdu. Kısacası, tüm toplumu kapsayıcı, kucaklayıcı bir profil çizmeye çalıştı. Rakiplerini de muhalif toplum kesimlerini de doğrudan hedef almadı, ötekileştirici ve dışlayıcı mesajlar vermedi. Yani negatif öğeler içeren bir kampanya yürütmedi. Böylece, çatışmadan uzak durarak, rakiplerinin onu sert biçimde hedefe koymasından bir mağduriyet devşirdi ve mazlum rolü oynadı. Şöyle ki, “ülkeyi yıllarca yöneten ve geçmişte baba Marcos’u hedef alan “siyasi elitler” şimdi kendisine saldırıyorlardı”. Yıllardır Filipinler oligarşisiyle kucak kucağa olan “siyasi elitler” tarafından mağdur edilen halk yine o “elitler” tarafında hedefe konan bir “mağdur” rolü oynayan oğul Marcos ile kolayca özdeşim kurdu. Halkı mağdur edenlerle oğul Marcos’u mağdur edenler aynı kesimlerdi ve Marcos bu kesimlere (siyasi elitler) karşı savaşıyordu. Bu ucuz demagoji kampanya sürecinde çok işe yaradı. 

Seçim kampanyası, geçmişi çarpıtarak yeniden yazmaya çalıştı. Sosyal medya platformlarındaki sayısız video, Marcos ailesinin geçmişte tuzağa düşürüldüğü, aşırı zenginliklerinin aile mirası olduğu, hiçbir zaman kamu parasını çalmadıkları ve rakiplerinin sadece iktidarı ele geçirmek için onlara iftira attığı anlatılarını yaydı. Üfürülen yalana göre, “baba Marcos rejiminin ‘altın yılları’ ülkenin en müreffeh yıllarıydı. Gösterişli binalar inşa edildi, yollar ve altyapı yatırımları yapıldı, insanlar iyi besleniyordu ve mutluydu, sokaklar huzurlu ve hayat güzeldi, işkence ve insan hakları ihlalleri olmadı.” Baba Marcos’un dünyadaki kraliyet ailelerinin servetlerini (altınlar) koruyan kişi olduğu, oğul Marcos iktidara geldiğinde bu büyük altın rezervini Filipinler halkına dağıtacağı söylentisi sosyal medyada günlerce yayıldı. 

Söylenen yalanlardan biri Bongbong’un Oxford ve Wharton gibi prestijli üniversitelerden mezun olduğuydu. Fakat okul kayıtları, her iki kurumdan da mezun olamadığını gösterdi. Yani bir diploma sorunu var. Ne kadar da tanıdık… 

Kamuoyu araştırmalarının tamamı oğul Marcos’un baba (diktatör) Marcos ve dönemi hakkında söylediklerine insanların inanmadıklarını gösteriyor. Diktatör Marcos’un bir “siyasi deha” ve “ülkeye büyük hizmetlerde bulunmuş bir büyük Başkan” olarak cilalanmaya çalışılması seçmenler tarafından inandırıcı bulunmadı. Peki, o zaman insanlar Marcos’a neden oy verdi? Üstelik Marcos’un rakibi liberal avukat (ve eski İçişleri Bakanı’nın eşi) Leni Robredo, Duterte’nin Başkan yardımcılığı seçiminde Marcos’u bozguna uğratarak kazanmıştı. Fakat bu defa Marcos karşısında kendisi ağır bir bozguna uğradı. 

Marcos’a neden oy verdiler

Sorunu “ülkesinden kaçmak zorunda kalan bir faşist diktatörün oğlu nasıl olurda Başkan seçilir” şaşırmışlığıyla ele alırsak yani çerçeveyi sadece Filipinler seçimi olarak çizersek, gerçek sorunu ıskalamış oluruz. Gerçekte durum, Trump, Bolsonaro, Orban, Tayyip Erdoğan vb gibi “otokratlarda” cisimleşen “Yeni Faşizm” dalgasının Filipinlere yansımasından ibaret. Duterte bu kuşağın Filipinler’deki temsilcisiydi ve içlerinde en dangalak olanıydı. Altı yıllık yönetimi boyunca Filipinlerin hiçbir sorununa, özellikle yoksulluk ve sefalete, bir çözüm getiremedi. Sicili polisin sokak ortasında işlediği cinayetler, yargısız infazlarla dolu. Bu nedenle Uluslar arası Ceza Mahkemesi hakkında soruşturma başlattı. Uyuşturucuyla mücadele adı altında uyuşturucu satıcısı ve kullanıcısı olduğu iddia edilen insanlar polis tarafından sokak ortasında öldürüldü. Öldürülen uyuşturucu satıcılarının/çetelerinin yerini polis ve orduyla bağlantılı çeteler aldı. Zaten mafiyöz bir yapı olan Filipinler devleti daha da mafyalaştı. Duterte’nin polise “Gördüğünüz yerde öldürün” emri üzerine komünistlere karşı çok sayıda yargısız infaz yapıldı.

Oğul Marcos, seçim kampanyası sürecinde Duterte ile başlayan “güçlü adam” (Trumpgil-Yeni Faşist) yönetiminin devamcısı olacağını söyledi. Bu taktik, büyük ölçüde Filipinler'in yakın demokrasi tarihi ve (yukarıda kısaca bahsettiğim) Duterte'nin buna bir alternatif yaratma isteği-çabası sayesinde başarılı oldu. Peki, nedir bu “yakın demokrasi tarihi ve Duterte'nin alternatifi” konusu? 

Duterte, ülkenin yaşadığı sorunlar için (kendisini de engellemeye çalıştıklarını iddia ettiği) siyasi elitleri ve onların liberal demokrasisini suçladı. Yönetimi boyunca çizmeye çalıştığı profil, “kendisine çelme takmaya –Filipinler’e hizmet etmesini engellemeye- çalışan siyasi elitlere ve onların kuklası kurumlara kafa tutan güçlü lider” idi. Prof. Richard Heydarian’a göre bu profil (Duterte), “Filipin halkının 1986 devriminde ifade edilen temel ideallerini ve isteklerini yerine getirmekte gerçekten yetersiz kalan bir dizi yönetimin yarattığı hayal kırıklığı ve bunun sonucu olarak umutsuzluk” nedeniyle karşılık buldu. 

Chicago Üniversitesi'nden sosyolog Marco Garrido, “Duterte-Marcos'un yükselişinin hikâyesi benzersiz değil: Yozlaşmış ve toplumun yaşadığı zorlukları anlamayan bir siyasi sisteme karşı duyulan büyük tepki, tüm dünyada sağcı popülistleri güçlendirdi” diyor. Şimdi onun yerini, yine aynı nedenlerle, oğul Marcos alıyor. 

Umudun tükenişi

20 yıllık (1965-1986) Marcos diktatörlüğü Filipinlerin ekonomik ve sosyal olarak çöküş, devletin mafyalaşması, yolsuzluk ve çürümesinin tarihidir. Diktatörü kendi gücüyle deviren halk, bu gücün Marcos ile iş tutan irili-ufaklı bütün suçluların cezalandırılacağı, (başta polis-ordu-yargı olmak üzere) mafiyöz devletin tasfiye edileceği, Marcos döneminde halktan çalarak zenginleşenlerin tümünün mülklerinin kamulaştırılacağı, yoksulluğun yenileceği ve eşitsizliğin giderileceği, özgür ve demokratik bir Filipinler kurulacağı umudu taşıyordu. Maalesef öyle olmadı ve Filipinler oligarşisiyle iş tutan siyasi (liberal) elitler halkın umudunu çaldı. Marcos’tan sonra gelen Corazon Aquino ve Fidel Ramos yönetimleri halkın umudunun tükenmeye, ülkenin kaderinin değişeceğine ve daha iyi bir geleceğe dair umudunu yitirmeye başladığı bir dönemin başlangıcı oldu. 2010-2016 yılları arasında Noynoy Aquino’nun Başkanlığı ise umudun tükeniş dönemidir. (Benigno “Noynoy” Aquino Jr., Corazon Aquino’nun oğludur.) 

Faşist diktatör Ferdinand Marcos’un ölümünün (1989) ardından ailesinin kaçtıkları Hawaii’den Filipinlere dönmesine izin verildi. Bir zaman sonra, diktatör ile birlikte ülkeden kaçan 85 Marcos suç örgütü yöneticisi de birer ikişer ülkeye döndüler. Ülkeye sokulmaması, vatandaşlıktan çıkarılması gereken Marcos ailesinin (ve bazı diğer suçluların) dönmelerine izin veren kişi Marcos’u deviren “Halkın Gücü/İktidarı” hareketinin lideri ve o günkü Devlet Başkanı Corazon Aquino idi. 

Ömürlerinin geri kalanını hapiste geçirmelerine yetecek kadar çok ve büyük suçlar işlemiş bu suç örgütü mensuplarına neredeyse hiç dokunulmadı. Yapılan yargılamalar göstermelik kaldı. İmelda Marcos hakkında yapılan yolsuzluk suçlamaları o kadar kesindi ki, mahkemeler mecburen ceza vermek zorunda kaldı. 40 küsur yıl ceza almış olmasına rağmen bir gün bile hapiste kalmadı. Mahkeme-üst mahkeme süreçleri uzatıla uzatıla fiili cezasızlığa dönüştü. Bu arada Marcos ailesi hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan siyasi faaliyetlerini sürdürmeye devam ettiler. İmelda, 4 kez İlocos Norte’den (diktatör Ferdinand Marcos’un doğup büyüdüğü, Marcosland olarak anılan eyalet) milletvekili seçildi. Kızı ve oğlu Ferdinand aynı eyaletten defalarca senatör seçildi, oğul Marcos ayrıca vali de seçildi. 

Liberal demokrasinin çöküşü ve Yeni Faşizm

Neo-liberalizm çökerken liberal-temsili demokrasiyi de beraberinde götürüyormuş gibi görünüyor. Neo-liberal ekonomi politikalarının yarattığı yoksulluk ve çaresizliğe duyulan öfke bu politikaların uygulayıcısı ve haliyle sorumlusu da olan liberal demokrasiye yöneliyor. İnsanlar sorunlarına çözüm üretemediğini gördükleri ve kendilerini temsil etmediğine inandıkları liberal-temsili demokrasiye büyük tepki duyuyorlar. Oluşan siyaset elitinin ilgilendikleri konularla toplumun beklentileri, talepleri arasında büyük uçurum var. Yoksulluk arttıkça ve yaygınlaştıkça toplum o siyaset elitine kendinden görmemeye başladı.

Bana “Liberal demokrasi konusunda bir absürt tiyatro oyunu nasıl yazılabilir/sahnelenebilir” diye sorsalar, “Filipinleri inceleyin. Daha iyi bir örnek bulamazsınız” derim. Sadece sahnedeki oyuncuların ciddiye aldığı; fakat artık izleyicisi kalmamış bir absürt tiyatro oyunudur. O kadar absürttür ki, bir Başkan (Estrada) mafya ile iş tuttuğu için görevinden azledildi. Ondan sonraki Başkan (Arroyo) yine aynı suçlamalarla görevi bıraktıktan sonra, Noynoy Aquino’nun başkanlığı döneminde, tutuklandı ve mahkûm oldu. 

Prof. Marco Garrido, "The ground for the illiberal turn in the Philippines" başlıklı 2021 tarihli makalesinde, “1986'da diktatör Marcos’un  devrilmesinden sonra demokratik siyaset deneyiminin seçmenlerin beklentilerini karşılamadığını savunuyor. Filipin siyasetine uzun zamandır zengin ve yozlaşmış ailelerden oluşan bir zümre hâkimdi. Ne seçimler ne de popüler protesto hareketleri temel bir sosyal reformu hayata geçirilmesini sağlayamadı. Bu başarısızlıklar dizisi birçok Filipinlinin liberal demokrasi vaadinden uzaklaşmasına ve bunu başarmanın bir yolu olarak halkın gücünü reddetmesine neden oldu” diyor.

Özellikle son 10 yıldır, toplumlar yalpalayarak, yanlış hedefe yönelerek de olsa gücün kendi ellerinde olduğu ve doğrudan temsil edilebildikleri bir sistem arayışındalar. Bu aslında sisteme dönük bir öfke hali ve bu öfke bazen, özellikle solun zayıf olduğu yerlerde (Filipinlerde devlet 40 yıldan fazladır komünistleri boğmaya çalışıyor), kurtarıcı olarak bir yanlış hedefe de yönelebiliyor. Sistemi sarsacağına, taşları yerinden oynatacağına inandıkları siyasi figürlere yönelmeye başlamalarının nedeni işte bu çıkış arayışı. Duterte, işte bu nedenle yani “sistemi sarsacak güçlü adam” yanılsamasıyla seçilmişti. Yönetimi sürecinde kendi tabanını oluşturan üst ve orta sınıf seçmenlere, “demokratik devleti bir düzensizlik kaynağı olarak görmeyi” öğretti. Disiplinli bir devlette ise, “güçlü bir lider, kuralları katı bir şekilde uygulayarak devleti düzene sokar ve düzeni empoze eder...” Güçlü liderin geleneksel sınırları aşma konusunda son derece istekli olmaları aslında cazibelerinin büyük bir kısmını oluşturur. Dolayısıyla, "Filipinli seçmenler güç üzerindeki kısıtlamaları, liderlerinin daha iyi bir Filipinler yaratma becerisine engel olarak görüyorlar. Düzeni sağlamak için bazı kuralları çiğnemenin ve bazı tehlikeli eylemlerde bulunmanın uygun olduğu” fikrini benimsiyorlar.

Reddi miras mı?

Oğul Marcos, Başkan seçildikten sonra yaptığı açıklamada dünya kamuoyuna “Beni ebeveynlerimle değil kendi eylemlerimle yargılayın. Tüm Filipinlilerin Başkanı olmayı vaat ediyorum” mesajı verdi. Bu tabii ki bir reddi miras değil baba (diktatör) Marcos’un kötü mirasının kendi üstüne düşen gölgesinden kurtulmaya yönelik kurnazca ve arsızca bir manevra. Babası diktatör Marcos’tan neler öğrendiğini 6 yıllık yönetiminde göreceğiz. Fakat annesi İmelda’dan arsızlık, ikiyüzlülük ve yalancılık gibi “marifetler” konusunda çok şey öğrendiği kesin.

23 Mayıs 2022 Pazartesi

Ukrayna’dan Tayvan’a “Yeni Dünya Düzeni” 2: Tayvan sorunu

“Tayvan sorunu”, Çin Halk Cumhuriyetinin (ÇHC) kurulmasının (1949) ardından (yani devrimden sonra), 1950’li yıllarda ortaya çıkan bir sorun. İç savaşta komünistlere yenilen Guomintang yöneticilerinin bazıları HK’a kaçarken liderleri ve (aynı zamanda) devrimin yıktığı “Çin Cumhuriyeti”nin Devlet Başkanı General Chiang Kai-Shek (Çan Kay-Şek) yakın çevresinde yer alan yöneticilerle birlikte Tayvan adasına kaçtı. Savaş devam ederken bir buçuk milyon kişiye yakın anti-komünist de oraya kaçmıştı. Çan, 1950’de Tayvan’da “Çin Cumhuriyeti”ni ilan etti ve kendisinin de “Çin Devlet Başkanı” olduğunu duyurdu. Başka bir ifadeyle, “Çin Cumhuriyeti”, Çin anakarasının bir parçası olan Tayvan’a taşınmıştı ve artık bütün Çin’i Pekin değil Tayvan temsil edecekti. Çan, bunu amaçlıyordu… Bugünkü Tayvan yönetiminin iki ayrı devlet ve bağımsızlık talebinin aksine, o tarihteki iddiası “tek Çin vardır ve onu da Tayvan’daki ‘Çin Cumhuriyeti’ temsil etmektedir” idi.

Tayvan konusunun Çin-ABD arasında ciddi bir sorun olarak belirmesi Kore savaşı (1950-53) sırasında iki ülkenin karşı karşıya gelmesiyle başladı. Çin Halk Cumhuriyeti, savaşta Kuzey Kore yanında yer alınca, ABD, Tayvan'ı Çin ve Kuzey Kore’ye karşı bir üs olarak kullanmaya karar verdi. Çan’ın Tayvan’da kurduğu “Çin Cumhuriyeti”ni Çin’in tek resmi hükümeti-temsilcisi olarak tanıdı ve adayı Çin’den koruyabilmek için Tayvan boğazına deniz filosu gönderdi. Tayvan yönetimi çevredeki küçük adaları da işgal etmeye kalkışınca, 1954, 55 ve 58 de Çin’in saldırısıyla karşılaştı. 1958’de Tayvan yönetimiyle ABD arasında savunma anlaşması imzalandı ve ABD adaya asker çıkardı. Böylece ada fiilen ABD’nin Kuzey Kore, Çin ve SSCB’ye karşı Pasifik’te edindiği üsse dönüşmüş oldu.

Birleşmiş Milletler kurucu üyeliğine giden yol

II. paylaşım savaşı başladığında Çin’in büyük bir parçası Nazi müttefiki Japonya’nın işgali altındaydı. 1931’de Japonya, Çin’in Mançurya bölgesini işgal etti ve devrik imparator Pu-Yi yönetiminde kukla bir devlet kurdu. İşgal Mançurya ile sınırlı kalmadı ve Çin’in iç bölgelerine doğru yayıldı. Ordusu Japonya ordusu karşısında defalarca bozguna uğrayan ve ülkesi büyük toprak kaybeden Çan, Japonya ile savaşmaktan vazgeçmişti ve bir uzlaşma yolu arıyordu.

Ona göre, Japonya emperyalizmiyle uzlaşmanın önündeki engel işgalcilere karşı savaşan ve giderek güçlenen komünistlerdi. Bu yüzden, komünistleri ortadan kaldırmayı öncelikli amaç sayıyordu. Onları ortadan kaldırdıktan ve ülkenin birliğini sağladıktan (gücünü sağlamlaştırdıktan) sonra, Japonya ile de bir “uzlaşma” sağlayabileceğine inanıyordu. Bu yüzden, komünistler işgalci Japonya ordusuna karşı savaşırken Çan’ın (Guomintang) ordusu komünistlere saldırıyordu (Nazi Almanya’sı da askeri yardım ve danışmanlık sağlıyordu). Komünistler, ısrarla 1927’de başlayan “iç savaşı durdurmayı ve güçlerini birleştirerek Japonya işgaline karşı birlikte savaşmayı” teklif etmelerine rağmen Çan, bu teklifi uzun süre ret etti ve saldırılarını sürdürdü.

1936’da Guomintang ordusundan bazı yurtsever subaylar tarafından kaçırılıp komünistlerle görüştürülmesi üzerine Çan, iki ordunun güçlerini birleştirmesini ve Japonya’ya karşı birlikte savaşmayı kabul etti. Komünistlerin tek koşulu iki ordunun gücünü birleştirmesiydi. Guomintang iktidarına, Çan’ın devlet başkanlığına ve onun askeri komutasını kabul etmeye itirazları olmadı. Öncelikli amaç işgalci Japon emperyalizminin yenilmesiydi. Komünistlerin bu taktik hamlesi Çan’ın kendi iktidarının akıbetine ilişkin korkularını giderdi. Buna rağmen, askeri güçlerin birleştirilmesi ve ortak ordunun kurulması neredeyse iki yıl sonra mümkün olabildi. Böylece, Çin’e bir taraftan Sovyetler Birliği diğer taraftan Amerika askeri yardım yapmaya başladı.

Sonunda, 1945’te Japonya yenildi ve Çin, II. Dünya Savaşının kazanan tarafı arasında yerini aldı. Böylece, 1945’te kurulan Birleşmiş Milletlerin (BM) beş kurucu-daimi üyesinden biri olma ayrıcalığını/hakkını elde eti. O tarihte Çin’i (o günkü adıyla Çin Cumhuriyetini) Guomintang Partisi yönetiyordu. General Çan Kay-Şek, hem partinin lideri hem de Çin Cumhuriyeti’nin devlet başkanıydı. Aslında, komünistler olmasa, Çan’ın Çin Cumhuriyeti kazanan tarafta değil “Japonya ile uzlaşma arayan (ve Nazilerle ilişkisi olan) bir işbirlikçi” olarak bedel ödeyenler arasında yer alabilirdi.

Japonya’nın yenilmesinin ve savaşın bitmesinin ardından, ABD’nin Guomintang ile komünistleri bir şekilde uzlaştırma girişimleri sonuç vermedi. 1947’de iç savaş tekrar başladı. Sonuçta, 1949’da, ABD'nin  desteklediği Guomintang yönetimi ordusu Çin Halk Kurtuluş Ordusuna (komünistlere) yenildi. Çan, yakın çevresindeki yöneticilerle birlikte Tayvan’a kaçtı ve orada “Çin Cumhuriyeti”ni ilan etti. ABD, 1950’de Çan’ın yönetimini “Çin’in tek resmi hükümeti” olarak tanıdı.

BM’de Çin’in temsili karmaşası

Yukarıda anlatıldığı gibi, ABD’nin bir oldubittiyle devlet statüsü tanıdığı “Tayvan Çin Cumhuriyeti” yasal olarak Çin'in tek meşru hükümeti olduğunu iddia ediyordu ve bu iddiası 1950'ler ve 1960'larda ABD ve müttefiklerinin çoğu tarafından kabul görüyordu. O yıllarda Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti müttefikti. ABD, ÇHC yerine Çin Cumhuriyetini (Tayvan) tanıyarak Komünist bloğun BM Güvenlik Konseyi'nde SB’nin yanı sıra bir sandalye daha kazanmasını engellemek istedi.

1971’e gelindiğinde, bir taraftan Çin-Sovyetler Birliği (SB) ayrışması keskinleşirken, diğer taraftan Vietnam Savaşı ABD’nin aleyhine dönmeye başlamıştı. ABD, Vietnam’da komünistlere askeri ve siyasi destek veren SB'ne karşı elini güçlendirmek ve daha fazla diplomatik baskı uygulamak istiyordu. Bu sırada, Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger, Çin’i ziyaret etti ve Dışişleri Bakanı Zhou En-lai (Co En-Lay) ile görüştü. Aslında bu ziyaret ikili arasındaki ikinci görüşmeydi. Kısa bir süre önce Pakistan’da gizli bir görüşme yapmışlardı. Bu görüşmelerin “BM’de Çin Halk Cumhuriyeti'ni (ÇHC) tanınması” çerçevesinde yürütülen müzakereler olduğu artık biliniyor. 

25 Ekim 1971'de, Arnavutluk'un Çin Halk Cumhuriyeti'ni (ÇHC) tek yasal Çin olarak tanıması için BM’de başlattığı girişim BM Genel Kurul Kararı olarak kabul edildi. 22 yıl boyunca o koltuğu işgal eden Çan ve onun Tayvan Çin Cumhuriyeti bir köşeye itiliverdi.

Nixon’un Çin ziyareti 

ÇHC’nin 15 Kasım 1971'de BM’deki koltuğuna oturmasının ardından, Nixon, 1972’de Çin’i ziyaret etti. Böylece, ABD-Çin ilişkilerinin normalleşmesi için ilk adım atılmış oldu. Bu ziyaret, ABD, ÇHC’ini henüz resmi olarak tanımadığı için diplomatik olarak iki ülke arasındaki bir resmi ziyaret sayılmaz.

O günlerde, ABD ordusu Vietnam’da Sovyetler Birliğinin (SB) desteklediği Kuzey Vietnam karşısında ağır bir hezimet yaşıyordu, savaşı kaybetmek üzereydi. Bu ziyaret, o yıllarda Sovyetler Birliği (SB) ile ilişkileri bozulmuş olan Çin’i SB’ye karşı ABD’nin yanında yer almaya ikna etmeyi veya en azından tarafsız kalmasını garantiye almayı amaçlıyordu. Sonraki yıllarda Çin, ABD’nin yanında yer almasa bile, Mao’nun (SB’ni “sosyal emperyalist” olarak tanımlayan) “Üç Dünya Teorisi” uyarınca SB’nin karşısında yer almaya devam etti.

Bu ziyaret sonrası, Nixon yönetimi Çin’in ABD için açık tehdit oluşturmadığı, zaman içinde çıkarının ABD ile iyi ilişkiler kurmak olduğunu anlayacağı ve ABD ile yakınlaşacağı sonucuna vardı. Bu değerlendirmeye ek olarak, Vietnam bozgununun ortaya çıkardığı en önemli sonuç Nixon’un “stratejik daralma (strategic contraction)” doktrinidir. Bu doktrine göre, “bundan sonra Amerika, ‘monolitik’ komünizm tehdidine karşı çıkmak için herhangi bir bedel ödemeyecek, bir yük üstlenmeyecektir. Bunun yerine, büyük güçlerin saldırılarına karşı savunma anlaşmalarındaki taahhütlerini yerine getirecek, Asya ülkelerinin Amerikan yardımlarıyla kendi savunmaları için birincil sorumluluğu üstlenmeleri beklenecektir”. 

Sonuç olarak, Aralık 1975’te ABD Başkanı Ford, Çin’i ziyaret etti. Aralık 1978’de, Çin ile ABD arasında “diplomatik ilişkilerin kurulmasıyla ilgili ortak bildiri” yayınlandı. ABD (Nixon, devrildiği için o günleri göremese de), 1979 yılında ÇHC’ni resmi olarak tanıdı ve diplomatik ilişki kurdu.

Shanghai Bildirisi

Nixon’un ziyareti sırasında imzalanan “Shanghai (Şanghay) Bildirisi”yle ABD, Tayvan’daki askerlerini çekmeyi, Çin ise Tayvan sorununun barışçıl bir şekilde çözülmesini kabul etti. Böylece, ABD’nin o güne kadar “Çin’in tek hükümeti” olarak tanıdığı “Tayvan Hükümeti/Çin Cumhuriyeti” bir kenara itiliverdi. Tayvan sorunu rafa kalkmıştı, ta ki 20 yıl öncesine yani Çin, ABD hegemonyası için bir tehdit olarak belirene kadar... (devam edecek)

18 Mart 2022 Cuma

Ukrayna’dan Tayvan’a “Yeni Dünya Düzeni" 1

Rusya’nın ABD’ye Ukrayna üzerinden verdiği karşılığın Tayvan sorununu (yani Çin’in ABD ile Tayvan üzerinden yaşadığı sorunu) daha görünür kılmak gibi bir sonucu da oldu. ABD emperyalizminin dezenformasyon kaynağı olarak işlev gören dünyanın çeşitli yayın organlarında yakında Çin’in de Tayvan’a gireceğinden bahseden değerlendirmeler yer almaya başladı. Hatta -tam Pompeo’nun ziyareti öncesi- Tayvan’ın ABD’den bile Amerikancı sağcı-milliyetçi yönetimi “Tıpkı Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi gibi Çin de Tayvan’ı işgal etmeyi planlıyor” diye kışkırtıcı bir açıklama yaptı. Aslında, ABD'nin istediği tam da bu. Yani Çin'in (zaten kendi toprağı olan) Tayvan'ı işgal etmesi. Böylece, Çin'i de Rusya ile aynı çuvala atmak ve Rusya'ya karşı arkasında hizalanan Batı'yı Çin'e karşı da kullanmak ve bir taşla iki kuş vurmak. Oysa Çin’in Tayvan'ın bu açıklamasına cevabı “İstesek yaparız, engel olabilecek bir güç yok” olarak anlaşılabilecek Çin hava kuvvetlerini Tayvan hava sahasında yaptığı güç gösterisi oldu.

Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesi, arka planı ve olası sonuçlarına ilişkin çok şey söylendi. Fakat çok açık olan bir sonuç var ki hiç bahsedilmiyor, muhtemelen dillendirmekten özenle kaçınılıyor: ABD, Ukrayna’da dünyanın gözü önünde Rusya’dan sağlam bir sopa yiyor. Onca askeri güç gösterisi, onca tehdit Rusya’yı durduramadı ve Ukrayna üzerinden yapılan ABD kuşatmasını yardı. Ukrayna’da sopa yiyenlerin Amerikan piyonları olması, sopayı aslında ABD’nin yediği gerçeğini değiştirmez. Sonuç, ABD’nin ayağının Ukrayna’dan kesilmesi ve onun işgal-terör gücü NATO’nun Rusya sınırlarından uzaklaşması olacak. Sonuç olarak, ABD’nin Rusya’yı ta sınırına kadar giderek kuşatma projesi çuvalladı.

Şimdi ABD yeni bir Amerikan yalanı pazarlamaya çalışıyor. ABD basınında yer alan Beyaz Saray’ın ısmarlama yalan haberine göre, “Rusya, Çin’den askeri yardım istemiş”. Üç amaçlı bir yalan: (1) Rusya’nın askeri gücü hakkında kafaları karıştırmak ve böylece Ukrayna’daki piyonlarını cesaretlendirmek ve (2) Çin’i de aynı çuvala atarak bir “Rusya-Çin ortak yayılmacılığı” yalanı yaymak. Dünyayı bu yalana inandırabilirse, bu kez arkasında hizalanmış gibi duran gücü (NATO, AB, vs) Çin’e karşı da kullanmak. (3) Çin'i savaşın tarafı gibi göstererek barışçıl çözüm için arabulucu olarak devreye girmesini önlemek ve böylece  Rusya'yı yıpratacağı-zayıflatacağını varsaydığı savaşın üzün süre devam etmesini sağlamak. 

Çin, “Ukrayna’yı çevreleyen sorundan ABD’yi sorumlu tutmakla” ve Rusya’nın ABD tehdidine karşı bir meşru savunma yaptığını ima etmekle birlikte, askeri müdahaleyi-işgali onaylamadı. Bu yüzden de BM’deki oylamada Rusya’yı destekleyen karşı oy kullanmak yerine çekimser kaldı. Rusya’nın Çin’den askeri destek istediğine dair Amerikan yalanını bir anlık doğru varsaysak bile, Çin, hep açıkladığı gibi “bir barışçıl güçtür ve sorunların çözümü barışçıl müzakereler yoluyla olmalıdır.”

Ukrayna ve Tayvan benzer sorunlar mı?

İki sorunu (Ukrayna-Tayvan) yan yana koyan değerlendirmeler şu önemli ayrıntıyı atlıyor: Ukrayna, Rusya’nın da (ta SSCB döneminden beri) tanıdığı bir devletken Tayvan adası, tarihi boyunca Çin anakarasının bir parçasıydı, hiç bağımsız bir devlet olmadı ve aynı dili (Mandarin) konuşuyorlardı. İki sorun arasında benzerlik kurulacaksa, bu benzerlik Ukrayna üzerinden değil sadece Rusya’nın tanıdığı Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleri üzerinden olabilir. Yazının ikinci bölümünde görüleceği gibi, Tayvan, 1950'de ABD’nin bir oldubittiyle devlet statüsü tanıdığı (Çin anakarasına ait) bir ada. Daha açık bir ifadeyle, Rusya’nın var ettiği Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerinin uluslararası statüsü neyse ABD’nin var ettiği Tayvan’ın statüsü de odur. Objektif bir gözle bakıldığında durum bundan ibarettir. 

Emperyalist haydutluğun silueti olarak Pompeo

Bu yazıyı hazırlamaya başladığımda Trump’ın son Dışişleri Bakanı ve muhtemelen gelecek seçimlerde Cumhuriyetçilerin Başkan adayı (ki Trump’dan daha tehlikeli biri) Mike Pompeo, sağcı-milliyetçi yönetiminin davetlisi olarak Tayvan’da dolaşıyordu ve Tayvan’ın bağımsızlığına ilişkin konuşmalar yapıyordu. 

Hazır laf açılmışken-adı geçmişken Pompeo ile ilgili birkaç cümle etmekte yarar var. Bu yeminli anti-komünist ve azılı Çin düşmanı muhtemelen gelecek seçimlerde Cumhuriyetçilerin Başkan adayı olacak. Başkan seçilmesi ise büyük olasılık. Zira Biden yönetimi, demokratlar, tarihlerindeki en ağır hezimete uğrayacaklar gibi görünüyor. Çöküşe giden ABD hegemonyasını gerileme-zayıflamanın nedeni olan politikalarla restore etmeye kalkışmak Biden yönetimi açısından tam bir ahmaklık örneği. 

Sonraki Başkanlık seçimlerinde Trump kendisi aday olmak istese bile, Amerikan müesses nizamının onun adaylığını engelleyip yerine Pompeo’yu oyuna süreceğini düşünüyorum. Trump, dangalağın biriydi, sağlıksız bir akla sahipti, tutarsızdı, güven duyulamayan biriydi. ABD Başkanından ziyade aklı kâr-zarar hesabı üzerinden çalışan bir çapsız tüccar gibiydi. Gerçekte siyasi olarak tam faşistti, hem de en döküntüsünden. Dolayısıyla, böyle dangalak bir döküntünün tekrar aday (veya Başkan) olması Amerikan müesses nizamı açısından pek kabul edilebilir görünmüyor. 

Emperyalist haydutluk aracı olarak Tayvan sorunu

Özellikle son 20 yıldır ABD, Tayvan’ı silahlandırarak ve “bağımsızlık yanlısı” sağcı-milliyetçi yönetimleri kışkırtarak Çin için bir tehdit ve istikrarsızlık unsuru yaratmaya çalışıyor. Özet olarak, Amerikan emperyalizmi Ukrayna’da Rusya’ya karşı ne amaçladıysa, Tayvan’da da Çin’e karşı aynı şeyi amaçlıyor. 

Peki, Tayvan’ı neden Biden yönetiminden birileri değil Pompeo ziyaret ediyor? Bunu iki şekilde yorumlamak mümkün: (1) Tayvan sorununu alenen kaşıyarak Biden yönetimini Çin’e karşı tahrik etmek, sertleşmeye veya belki de çatışmaya zorlamak ve (2) ABD’nin resmi yönetiminin Tayvan ile ilişkilerde dikkatli davranmak zorunda olması nedeniyle, sorunu sorumsuz eski yönetim üzerinden kaşımak. Üçüncü bir olasılık ise, Pompeo’nun Başkan adaylığı için ısınma turuna Tayvan’dan başlaması. Yani “Çin’e karşı (Trump döneminde) başlattığımız gerilimi daha da sertleştirerek kaldığımız yerden devam edeceğiz” mesajı. 

Pompeo, 2019’da Hong Kong’da baş gösteren Çin karşıtı olaylarla özel olarak ilgilenmiş, özel rol oynamış biri. Hatta onun eseri bile sayılabilir. Yani Hong Kong’da bir özel olarak kaybeden varsa, o da Pompeo’dur. Hong Kong’da denediğini şimdi Tayvan’da da denemek ister gibi görünüyor. ÇKP kaynaklarına göre, “Tayvan’daki Amerikancı sağcı-milliyetçi yönetim giderek zayıflıyor, zayıfladıkça ABD’ye daha fazla yanaşıyor ve halktan ve halkın çıkarlarından daha da uzaklaşıyor”.

Yukarıda bahsedildiği gibi, ÇKP kaynaklarına göre, “Çin barışçıl bir güçtür ve sorunların çözümü iki tarafın da kazanacağı barışçıl müzakerelerde aranmalıdır. Fakat bu durum ulusal çıkarları ve egemenlik hakları söz konusu olduğunda askeri güç kullanmaktan kaçınacağı veya savaşı göze almayacağı anlamına gelmez”. Nitekim 31 Ekim 2021’de, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, Roma'da ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile yaptığı görüşmede “Tayvan sorunu Çin ile ABD arasındaki en hassas konu ve yanlış ele alınırsa Çin-ABD ilişkilerini alt üst eder” diye uyardı. 

Yakın zamanda ABD medyasına bir röportaj veren Çin'in Washington Büyükelçisi Qin Gang ise, “ABD tarafından cesaretlendirilen Tayvan yönetimi bağımsızlık yolunda ilerlemeye devam ederse, büyük olasılıkla Çin ve ABD'yi bir askeri çatışmayla karşı karşıya getirecek. Tayvan sorunu Çin ile ABD arasındaki ‘en büyük barut fıçısı’dır. Çin anakarasının Tayvan sorununa yönelik resmi tutumu şudur: Çin, barışçıl yeniden birleşme umutları için azami samimiyet ve büyük çaba gösterecek; ancak gerekirse barışçıl olmayan yollardan kullanmaktan vazgeçmeyi taahhüt etmeyecektir (…) Bazı Amerikalılar sağırmış gibi davrandıkları için sesimizi yükseltmek zorunda kalıyoruz. ABD, Çin'den gelen uyarıları görmezden gelmeye devam ederse, Tayvan Boğazında daha fazla gerilim, kriz ve hatta çatışmayla karşı karşıya kalacak” dedi. 

Tayvan sorunu sonraki yazıda tarihsel bir perspektifle ayrıntılı olarak ele alınacak.

6 Şubat 2022 Pazar

“Derin” ABD-İngiltere Hong Kong’dan çekildi

06 Şubat 2022 tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır

Haziran 2020’de yürürlüğe giren “Hong Kong Ulusal Güvenlik Yasası”nın Hong Kong'da (HK) olağan işleyiş ve günlük yaşam üzerinde hissedilir bir etkisi olmadı. Fakat “derin ABD-İngiltere emperyalizmi”nin HK’dan el etek çekip şehri tek etmesi gibi bariz bir sonucu oldu. Kenti terk edenler kervanına son olarak Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) de katıldı. Örgüt, Şi Cinping-Joe Biden görüşmesinden (16 Kasım 2021) iki gün önce, HK’deki bütün faaliyetlerini sonlandırdığını ve bürosunu kapatıp HK’yi terk ettiğini duyurdu. HK’yi tam da Şi-Biden görüşmesi öncesinde terk etmesi tabii ki bir tesadüf değil. Biden’ın Çin’e insan hakları üzerinden bindirmesi için fırsat ve malzeme sağlamaya yönelik planlı bir manevra.

 

Anlayışlar farklı

ABD, Çin’i insan hakları gibi bir kaygısı olmayan hatta insan hakları düşmanı, baskıcı, zorba bir yönetim olarak göstermek ve böylece bir uluslararası baskı oluşturmak için özel bir propaganda yürütüyor. Çin hakkında bütün bilgileriniz Batı kapitalizminin dezenformasyon kaynaklarına dayanıyorsa, Çin’i adeta bir öcü gibi görebilirsiniz, istenen bu. Oysa “insan hakları” konusunda, işkence ve kötü muamele hariç, Çin ve Batı aynı şeyleri anlamıyor. Örneğin, Çin yönetimi için halkın iyi sağlık hizmeti ve eğitim alması, yoksulluktan kurtulup göreli olarak müreffeh bir hayat sürmesi temel insan hakları kapsamındadır. Bunları sağlamak ise yönetimin görevidir. Batı kapitalizmi (özellikle ABD) için eğitim ve sağlık, paranız varsa veya paranız kadar erişebileceğiniz bir satın alınabilir hizmetken refaha ulaşmak kendi yeteneklerinize ve geminizi kurtarma yolları bulma becerinize kalmıştır. Neyse, Batı ve Çin’in insan hakları anlayışı ileriki günlerde ayrı bir yazı konusu olacak kadar kapsamlı bir mevzu.

 

UAÖ neden gitti?

UAÖ’nün uluslararası yönetim kurulu başkanı çekilme kararını açıklarken, “HK Ulusal Güvenlik Yasası nedeniyle, artık insan hakları örgütlerinin özgürce ve hükümetten ciddi bir misilleme korkusu olmadan çalışması imkânsız” dedi. HK’deki ÇKP kaynaklarına göre ise, “UAÖ, karıştığı sayısız yasadışı eylemin adalete hesabını veremeyeceğinden dolayı kaçtı".

 

UAÖ, faaliyet gösterdiği bazı ülkelerdeki saygın hukukçular ve aktivistlerin cesur çalışmaları nedeniyle adeta dokunulmazlık kazanmış bir kuruluş. Bu cesur çabalar, o faaliyetleri yürüten insanları, yürütülen faaliyetleri ve eylemleri kuşkusuz saygın kılar. UAÖ’nün insan hakları anlayışı her ne kadar Batı kapitalizminin liberal değerlerine yaslansa da, “İngiltere emperyalizminin uzantısı” görüntüsü verecek ve böylece örgütün, aktivistlerin ve eylemlerin saygınlığına zarar getirecek bir politik çizgiden uzak durması ise saygınlığı korumanın olmazsa olmazıdır. Başta İngiltere olmak üzere, bütün emperyalistlerle her türden siyasi ilişkiden uzak durmak konusunda çok dikkatli olması beklenen örgüt HK’de pek böyle davranmadı.

 

UAÖ’nün HK’de şu yanlışa saplandığını söyleyebilirim: ABD-İngiltere emperyalizminin (ve yancılarının) Çin’i sanki bir yabancı ülkeyi istila etmek isteyen bir işgalci güç gibi göstermeye çalışan yalanına ortak oldu. Oysa HK, zaten Çin bir parçası. Çin’e bağlı bir özerk bölge. Fakat son yıllarda, ABD, Çin’e karşı yürüttüğü soğuk savaşta HK’yi Çin’i içeriden istikrarsızlaştırmak için bir mevzi olarak kullanabileceğini düşündü. Buna karşılık Çin’in attığı adımlar kendini korumaktan ve tabii ki emperyalistlerin ayağını HK’den kesmekten ibaret.

 

UAÖ'de 'provokatör'

Amerikalı muhalif medya kuruluşu The Grayzone, HK’de UAÖ ile bağları olan bir Amerikalı kışkırtıcının kimliğini ortaya çıkardı. Sosyal medyada Çinli görünümlü "Kong Tsung-gan" profiliyle kışkırtıcılık yapan, Çin hakkında dezenformasyon yayan, bir faşist portalda köşe yazıları yazan bu kişi aslında yerel protestolarda her yerde bulunan bir Amerikalıydı. Yani UAÖ içinde yer alan birileri HK’de ABD- İngiltere emperyalizmi adına iç karışıklık çıkarmak için kışkırtıcılık yapıyordu ve karışıklığı yönlendirmeye çalışıyordu… Hong Kong’da olan buydu.

 

Böyle bir faaliyetin örgütün deklare ettiği kuruluş amaç ve ilkeleriyle ne kadar bağdaştığı hakkında konuşmak bana düşmez. Burada sorulması gereken soru, bu karanlık işleri yürüten o Amerikalının “kimler” adına faaliyet gösterdiğidir. Peki, The Greyzone bu kişinin gerçek kimliğini ortaya çıkarana kadar UAÖ’nün bunu bilmediğini varsayabilir miyiz? Benim temennim, bunun sadece HK şubesindekilerin yaptığı bir hatadan ibaret olması.